SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ

50 %
50 %
Information about SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ

Published on March 17, 2009

Author: haber

Source: slideshare.net

Description

Londra Misyoner teşkilatı başkanı şöyle konuştu:
"Biz İngilizlerin müreffeh ve saadet içinde yaşamamız için, müslümanların arasına nifak tohumlarını ekmemiz lazımdır. Onların içinde ihtilaf kıvılcımlarını tutuşturmalıyız. Biz Osmanlı Devleti`nin her tarafına fitne sokarak, onu yıkacağız. Böyle yapamazsak, İngilizler gibi küçük bir millet, nasıl müreffeh olur? İşte Hempler, bunun içindir ki, İslam dünyasını nifak ve fesat ateşine vermeden onları tefrikaya sokmadan geri gelme!"...

SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ quot;Biz İngilizlerin müreffeh ve saadet içinde yaşamamız için, müslümanların arasına nifak tohumlarını ekmemiz lazımdır. Onların içinde ihtilaf kıvılcımlarını tutuşturmalıyız. Biz Osmanlı Devleti`nin her tarafına fitne sokarak, onu yıkacağız. Böyle yapamazsak, İngilizler gibi küçük bir millet, nasıl müreffeh olur? İşte Hempler, bunun içindir ki, İslam dünyasını nifak ve fesat ateşine vermeden onları tefrikaya sokmadan geri gelme!quot;... İhsan Süreyya Sırma Tarihçi, yazar. 1944 yılında Pervari'de doğdu. Ortaöğrenimini Siirt Lisesi'nde yaptı. 1966'da Ankara İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1967'de doktora için gittiği Fransa'dan, 1969'da Tunus'a geçti. Tekrar Fransa'ya ve 1973'te de İslâm Tarihi dalında doktor olarak Türkiye'ye döndü. Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde İslâm Tarihi Öğretmenliği yaptı, (1973-74). Aynı yıl, İslâmî İlimler Fakültesi'ne asistan olarak girdi; 1980'de Doçent, 1989'da Profesör oldu. Çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri yayınlanan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır. Bugüne kadar yayınlanan eserleri: Osmanlı Devleti'nin Yıkılışında Yemen İsyanları, Birkaç Sahife Tarih, Tarih Şuuru, Tunus Hatıraları, Peygamber Ordusu'nün Tarihi (tercüme), İslâm Müesseselerine Giriş (tercüme), İlk İslâm Devleti - Makaleler- (tercüme), İslâm Öncesi Mekke Dönemi ve Hz. Mııhammed, İslâmî Tebliğin Mekke Dönemi ve işkence, İslâmî Tebliğin Medine Dönemi ve Cihad, İslâmî Tebliğin Örnek Halifeler Dönemi, Emeviler Dönemi, Abbasiler Dönemi, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, Hz. Peygamber Devrinde Yahudi Meselesi, II. Abdülhamid'in İslâm Birliği Siyaseti, Tanzimat'ın Götürdükleri, İslâmiyet ve Hıristiyanlık (terc.), İslâm ve Tarih, Neler Sordular, Pakia Mektupları, Bir Garip Tarih, Nasıl Sömürüldük, Nehirlerin Dili, Türkiye'de Yanlış Din Anlayışı, Alaturka Demokrasi Alaturka Laiklik, Medine Vesikası Işığında Yahudi Meselesi, Belgelerle II. Abdülhamid Dönemi, Yalan Dünyayı Adımlarken. İÇİNDEKİLER Önsöz, 7 Giriş, 11 Turizm ve misyonerler, 15 Misyonerler nasıl yetiştiriliyor, 21 Misyoner mason ilişkileri, 42 Londra Protestan misyoner cemiyeti merkezi, 57 Misyonerlerin çalışma metodu, 67 Londra'daki misyoner okulu, 93 Misyoner olmanın şartları, 93 Misyoner gelir ve şirketleri, 94 Misyoner sınıfları, 95 Yemen'de faaliyet gösteren bazı İngiliz misyonerleri, 96 Değerlendirme, 99 BEYAN YAYINLARI Ankara Cad. No:49/3 34410 Cağaloğlu-İstanbul Tel: 0212 512 76 97 526 50 10

ÖNSÖZ İngiliz misyonerleri ile ilgili, değerli okuyucularına sunduğum bu kitap, aslında kitap olarak hazırlanmadı. Bu konuyu, 20-25 eylül 1982 tarihinde İstanbul'da yapılan IV. Milletlerarası Türkoloji Kongresine tebliğ olarak sunduk. Fakat tebliğin biraz uzaması ve de bir kaç arkadaşımızın ısrarı üzerine kitap haline getirdik. Haçlı seferlerinden bu yana İslâm'ı yıkmağa çalışan Hıristiyan dünyasının sadece silâha, fantom veya mirage'lara başvurmadığı bir gerçektir. Hattı zatında onların görünmeyen, pasif silâhları, insanlığı yok etmeğe matuf bombalarından daha tehlikelidirler. Bu tehlikeli silâh, misyoner-casusu faaliyetleridir. Lübnan faciasıyla bütün dünyayı kan kokutan hadise, haçlı seferinden başka bir şey değil!.. İsteyenler buna rağmen başlarını kuma sokup deve kuşu olmaya devam edebilirler; tâki bu haçlı bombalarından biriside onların kum altındaki kafalarına düşsün!... Biz bu kitapta, bütün dünyayı sarmış olan bu zehirli ahtapotun sadece bir kolundan söz edebildik. Unutulmamalıdır ki, bu zehirli akım, sadece ve sadece müslümanlara müteveccihtir. Şimdilik müslümanları ekonomik ve kültürel yönden sömürmekle yetinen Hıristiyan-Haçlı dünyasının esas gayesi Orta-Doğu'yu kana bulayıp, müslümanları bu kanda boğmaktır; tâ ki diğer müslümanlara sıra gelsin... Lübnan gitti, sırada Mısır var. Gazetelerden okuduğumuza göre bütün Mısır okullarında Hıristiyanlık öğretilmeye başlanmış bile. O Mısır ki, hergün yüzlerce müslüman şehid ediliyor veya tutuklanıyor. Bu korkunç tehlikeden kurtulmak için onları tanımamız lâzımdır. İşte bu küçük eser belki bu konuda size yardımcı olabilecektir. Biz, biz olmazsak; başkası bizi kendisi yapmaya çalışacaktır. Biz, biz olalım; Hz. Muhammed (s.a.v.)'in izinde... Katolik Kilisesinde, bizzat Papanın yönettiği bu emperyalizm aleti dini siyasi örgüt Çonregatio de Propaganda Filde teşkilatının faaliyetlerindendir. Haçlı seferleri hangi merkezlerden idare edildiyse, misyoner faaliyetleri de aynı merkezlerden idare edilmektedir. Eğer bugün Amerika veya Fransa Beyrut'u top ateşine veriyorlarsa, bunu hazırlayıcıları misyonerlerdir. Artık gerçekler kabul edilmelidir! Sosyal krizleri had safhaya ulaşan Polonya'ya Rusya saldıramadı. Çünkü Katolik dünyasından çekindi. Ama Afganistan'da durum öyle değil! Rusya, hiç bir Hıristiyanın Afgan müslümanının imdadına koşmayacağını biliyor. Biliyor ve onun için yağdırıyor napalm bombalarını mücahidlerin üstüne... Lübnan'daki Müslüman-Hıristiyan mücadelesinde, hiç bir Müslüman devletin doğrudan Müslümanlara yardım etmemesine karşı, bütün Hıristiyan devletleri, Lübnan Hıristiyanlarına yardım etmektedir. Lübnan'ı kana bulayan Laik (!) Fransa’nın Ermeni katillerine karşı takındığı hoşgörü, basit bir hadise değildir ve öyle nitelendirilip, geçiştirilemez. Biz kabul etmezsek bile, Fransa’nın bu tutumu, Haçlı zihniyetinin, çağımızda misyoner faaliyetlerine ve onların gizli eylemli faaliyetlerine dönüştüğü bir akımın meyvesidir. Sözü uzatmadan şunu tekrar etmek isteriz ki, esas gayeleri Hz. İsa'nın isteği dışında da olan bu emperyalist misyonerleri iyi tanıyalım. Ta ki Allah'ın emir büyüdüğü gibi onları kendimize

rehber edinmeyelim! “Ey imân edenler, Yahudileri de, Hıristiyanları da kendinize yâr (ve üstünüze hâkim) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirinin yâranlarıdırlar. İçinizden kim onları dost (ve hâkim) edinirse o da onlardandır. Şüphesiz Allah o zâlimler güruhuna muvaffakiyet vermez” (Maide sûresi, 51). İ. S. Sırma GİRİŞ Meseleye istediğimiz kadar insanî ve ilmî olarak yaklaşmaya çalışsak bile, Hıristiyan-Batı dünyasını, öteden beri Orta-Doğu İslâm dünyası üzerindeki emperyalist emelleri inkâr edilemez.. Her ne kadar bu emperyalist emeller, 19. ve 20. yüz yılda sadece ekonomik bir sömürgecilik olarak görülüyor ise de, bunların kökeninde Hıristiyan dünyasının, kendisi için kutsal saydığı Kudüs ve çevresine egemen olan İslâm varlığını ortadan kaldırma düşüncesi yatmaktadır. Nitekim bu düşünce XI. yüzyılda başlatılan ve hâlâ devam edegelen Haçlı Savaşlarıyla uygulama alanına konmuştur (1). Bilhassa XVIII. yüzyıldan itibaren, Hıristiyan Batı dünyasının, İslâm dünyasına yönelttiği sayısız savaşlar yanında yeni bir metodu uygulamaya, daha doğrusu önceden de uygulanan bu metodu hızlandırmaya başladığını görüyoruz ki, bu metod, Hıristiyan misyoner faaliyetleridir. (1) C. Brockelmann, Histoire dcs Peuplos et des Etats Islamiqu-es, Paris, 1949, s. 190; Gaston Wiet, Grandeur de I'Islam, Paris, 1961, s. 178; Alfred Dugan, The Story of the Crusades, London, 1969; Eric Mac-ro, Yemen and the Western World, since 1571, London 1968, s. XI. Şüphesiz böyle küçük bir çalışmada, bütün misyoner faaliyetlerinden, söz etmemiz imkânsızdır. Bunun için, sadece konuya açıklık getirmesi bakımından, çok kısa ve genel olarak bu faaliyetlerden, ve daha sonra bu faaliyetlerin İngiliz misyonerleri tarafından Yemen'de tatbikat alanına nasıl konduğundan söz edeceğiz. İslâm dünyasının her tarafında olduğu gibi, Yemen'de de misyonerler, bilim adamı, kâşif, doktor kılığına girerek faaliyetlerini sürdürüyorlardı (2). 19. yüzyıl sonlarında Yemen'e giden Fransız E.P. Botta adındaki misyoner, Şeyh Yasin'in bölgesine girmek için kendini doktor olarak tanıtmıştır. Şeyh Yasin, onun bu hilesine kanmış ve onu doktor olarak kabul ederek kendisine yardımda bulunmuştur. E.P. Botta bu konuda şunlan yazmaktadır: “Zira bu, araştırmalarım için öne sürmeğe mecbur kaldığım bir bahane idi... Üstelik, asıl ve uydurma amaç için bu yörelere ilk gelenin ben olmadığımı öğrendim (3). Botta'nın bu ifadesinden anlaşılıyor ki, kendisinden öce gelenler de, asıl amaç ve kimliklerini gizlemişlerdir. Bu turist misyonerler, öyle bir kanaat uyandırmışlardır ki, her Batılı'ya doktor gözüyle bakılmıştır (4). Claudie Fayein, Paris'te verdiği bir konferansta, Yemenlileri kandırdığını açıkça itiraf etmiştir (5). Fransız misyoner teşkilatları adına Yemen'e giden Fayein, bu amaçla oralara kitap ve broşürler götürüp, Batı Hıristiyan kültürünü aşılamaya çalışmıştır. Fayein telkin ettiği Batı kültürüne bağlanmayanların daha zi yade Kur'an eğitiminden geçmiş olanlar arasından çıktığını söylemek te(6) ve şöyle devam etmektedir: “Yemen'de memleketimin (yani Fransa'nın) kültür elçisi gibiydim... Kadın olmam, bana daha fazla avantajlar tanıyordu. Bir Fransız atasözünün dediği gibi, bir şeyi sunuş biçimi verilen şeyden daha önemlidir... Bu şekilde kadın ve çocukları muayene için kolayca haremlere girip araştırma yapıyor, müslüman erkekleri muayene ederek de onların Avrupalı kadını

yakından tanımalarını sağlıyordum” (7). Üstelik C. Fayein doktor değildi! Bu misyonerler, devamlı olarak, Osmanlı Devleti'ni sömürücü, kendilerini de bu sömürüden kurtarıcı (libe-rateur) olarak gösteriyorlardı (8). A. Bardey, bir dağlı Yemenlinin kendisine şöyle dediğini iddia etmekte, veya -dememişse bile- demiş gibi göstermektedir: “Que leş na-srani (chretiens) vienent done, nous leş aiderons â chasser les Turcs” (9). (Artık şu Hıristiyanlar gelsin; biz Türkleri kovmak için onlara yardım edeceğiz). Misyonerlerin, devamlı olarak işledikleri konulardan birisi de, Osmanlı Devletini'nin İslâm medeniyetini gerilettiği iddiasıydı. Batılılar, Araplara şöyle diyorlar dı: “Önceleri İslâm, güzel ve mükemmel bir medeniyet olup; ilim, şiir, sanat ve icadlar barınağı iken, Osmanlı'yla beraber O'na gerileme, cehalet ve kısırlık girmiştir” (10). Avrupalılar, devamlı olarak Araplara, Türkleri kötülemişler tıpkı Türlere, Arapları kötüledikleri gibi,- ve bu iki İslâm unsurunu birbirinden uzaklaştırmaya çalışmışlardır, Osmanlı Devletiyle anlaşma yapmaya hazırlanan Yemenli Şeyh Hasan, o sırada misafiri bulunan Fransız misyoner Botta'ya bu barış hakkındaki kanaatini sorduğu zaman, Botta şöyle cevap verir:”... ben Türklerin samimiyyetine inanmıyorum. Onlar sizi aldatacak ve her zamanki gibi davranacaklardır” (11). Botta, “Bu konudaki düşüncelerini korumaları için Araplara verdiğim öğütlerin gereği gibi etkili olmadığına her zaman üzüleceğim” demektedir. (12) Misyoner taktiklerinden birisi de, tebdil-i kıyafetti, Arabistan'a bu şekilde girmiş olan bir miyoner şunları yazmaktadır: “Şam'a vanr varmaz, sırtımdaki redingotu attım ve bir Arap gibi giyindim. Arap gibi yaşıyor, onlar gibi yiyip içiyorum. Arabın nasıl düşündüğünü biliyor, ona göre hareket ediyorum. Bedevi dostum olmuştu. İşte seyahat edilmesi, araştıma yapılması son derece zor olan bu ülkelerde batılı olmanın sırrı budur.” (13). Bu misyoner turistlerin amaçları, Osmanlı Devletince de bilindiği halde (14) ciddi bir tedbir alınmamıştır. Bu konuda hükümete sunulan, Fazıl Alevi imzalı bir arizada şunları okuyoruz: “Bazı ecnebilerin Ceziretu'l-Arab'da bir takım şeyhi kandırarak kendi taraflarına çalışmalarını sağlamak için, bir kaç seneden beri sarf etmekte oldukları çalışmalar neticesi, bir kaç sene sonra oralarını dahi benzeri hilelerle kendi memleketlerine katmak fikrini alenen siyaset sahnesine çıkaracağından şüphe olmadığından ve Ceziretu'1-Arab ise İslâmiyet'in merkezi olan Hicaz kıtasiyle diğer Arap ülkelerine bitişik olup, Allah göstermesin yabancılar onlara tasallut edecek olurlar ise, türlü fenalıklar zuhur edeceği ve bu halin düzeltilmesinin çok zor olacağı açık bulunduğundan işbu önemli işin şimdiden dikkate alınması ve itina gösterilmesi arzolunur (15). TURİZM VE MİSYONERLER Şüphesiz turizm, hiç bir devletin bigane kalamayacağı bir vakıadır. Turizm, dünyanın çeşitli yörelerinde yaşayan insan topluluklarının birbirlerini tanımaları için, adeta zorunlu olarak uymaları gereken bir sosyal harekettir. İslâm Dini, Allah yolunda seyahat edenlere yardımı bile teşvik eder. Ne varki, turizm denen bu akımın zararlı olmaması gerekir. Aksi takdirde turizm, o safiyane mânasını kaybedip, siyasi bir örgüt halini alır. İşte ülkemize gelen bir takım turizst kafilelerine -özellikle Hristiyan ayin ve festivallerine katılmak için gelenlere- karşı müteyakkız olmamız gerekir. Aksi takdirde, bugün ayin veya festival düzenledikleri yerlere yarın sahip çıkmaya kalkışırlar. Tıpkı Efes, Demre'de ki Noel ve

Van gölündeki Akdamar kilisesi gibi... Yeri gelmişken, her sene ülkemizde Demre'de (Antalya'da) kutlanan Noel Baba şenliklerinden sözetmek istiyorum. Bilindiği gibi Noel, Hıristiyanlarca kutlanan bir bayramdır. Dolayısıyla, bu bayramla ilgili bilgileri İncil'de aramamız gerekir. Oysa ki, incil'de Noel diye bir kelime geçmemektedir. Yâni Noel, Hz. İsa zamanında kullanılmış birkelime değildir. Hatta Hz. İsa'dan iki üç asır sonra dahi kullanılmamıştır. Hıristiyan kaynaklarına, ansiklopedilerine, kitaplarına göre, Noel bayramı, putperestlik dinlerinde Hıristianlığa geçmiş bir adettir. Bu inanca göre, Mısır dinlerinde, yunan dinlerinde, hatta İran dinlerinde, güneş tanrısına bir bayram, bir hediye, bir ikramda bulunmak için 25 aralık günü bir tören yapılırdı ki, bu noel'dir. Koyu Hıristiyanlar, Noel bayramını kabul etmeyip, kutlamazlar; bunun putperest dinlerinden kalma bira-det olduğunu kabul ederler. Ancak , ilk defa Almanya'da iki yüz yıl önce kutlanmaya başlanan bu adet, bütün Hıristiyanlarca kabul edilmiştir. İşte, çam ağacı kesme adeti o zaman başlamıştır. Her sene 25 aralıkta kutlanan (ermeni kilisesi 6 ocakta kutluyor) bu putperest adet Hıristiyanların dışına da taşmıştır. Hıristiyanlar, bu putperest adetini daha sonraları Hz. İsa'nın doğum günü olarak te'vil etmişlerdi ki, gerçekle bir ilişkisi yoktur. Çünkü bu konudaki Hıristiyan kaynaklarının herbiri başka bir tarih vermektedir. Fakat İznik konsilinde 25 aralık olarak karar alınmıştır. Peki bu kadar karmaşık olan Noel'in Demre ile ne alakası var? Eski adı Myra olan Demre, Romalılar devrinde önemli bir şehir hüviyetine sahipti. Hristiyan rivayetlerine göre milâdi IV. yüzyılda adı Saint Nicolas olan bir Hıristiyan azizi Demre'ye gelir. Saint Nicolas, tarihi karanlık efsanevi bir şahsiyettir. Demre'de heykeli yapılan bu ne olduğu belli olmayan şahıs, Noel'le karıştırılmıştır. Çünkü, milâdi IV. yüzyıla ait olan Saint Nicolas, Hz. İsa'nın doğumu, Noel baba adeti ili tesadüf ettirilmek istenmektedir ki, tarihen bu mümkün değildir. Demek istediğim o ki, Demre'nin Noel ile hiç bir ilgisi yoktur. Dolayısiyle Demre'de yapılan fesitvale de, “Noel baba festivali” demek hatalı bir şeydir. Biraz önce Saint Nicolas'ın Noel'le ilgisi olmadığını belirttiğimiz gibi, Demre'de bunlar adına yortular, festivaller düzenlemek, tarih uydurmak gibi bir şey olur. Fakat buna rağmen, Demre 'de yapılan “1. Uluslararası Noel Baba şenliği” (Aralık 1981)'ne katılan Papa temsilcisi, yâni onun İstanbul temsilcisi Katolik Başpiskoposu Pierre Dubois, orada yaptığı konuşmada “Saint Nicolas'yı anmak üzere burada toplandık” demiş, bunun bir Hıristiyan ayini olduğunu belirtmiştir. Gerçi Turiz Bakanlığı bunun, turist celbetmek üzere tertipendiğini söylemiştir. Fakat biraz önce belirttiğim gibi, Papa temsilcisi, bunun ayin olduğunu belirtmiş; hatta bu girişiminden dolayı Turizm Bakanlığımıza teşekkür etmiştir (Hürriyet gazetesi, 7. 12. 1981). Fakat bu gibi tavizler, döviz yerine tehlike getirir. Yarın, Saint Nicolas ASALA örgütü veya Hıristiyan Demre'yi kurtarma örgütü diye örgütler ortaya çıkar; ortalığı teröre boğarlarsa sorumlu olmayacak mıyız? Demre'de Noel baba şenlikleri yapılmakla kalınmamıştı; Saint Nicolas adlı hıristiyan azizinin iki metre boyundaki heykeli yapılmış. Heykelin etrafı adeta tescil edilmiştir. İnsan kendi kendine şu soruyu yöneltiyor: “Acaba bu hıristiyan azizinin heykel parası nereden çıktı?”. İşin vahametini o günkü gazete haberlerinden öğreniyoruz: Bu hıristiyan azizininn heykeli, Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulundan bir öğretim üyesine yaptırılmıştır. Acaba kaç senenin döviz geliri, bu heykelin masrafını çıkarır? Şimdilik Demre'de hıristiyan yoktur. Ama biz onlar için böyle dini ayinler (diğer adı şenlik veya festival) hazırlarsak, orada kendiliğinden bir Hıristiyan cemaatı oluşur. Tıpkı Meryem Ana diye uydurulan dağ gibi... Biz saint Nicolas kilisesini ihya edersek,

Hıristiyanlar oraya papaz da gönderirler, rahibe de! Bir grup da teşekkül ettirdikten sonra, hak istemeye kalkışırlar; huzurumuzu kaçırırlar! Belirtmek istediğim diğer bir husus da şudur: Bu noel baba şenlikleri sırasında, Demre'de temsili bir noel baba yapılmış, bu Noel baba denizden karaya çıkınca şöyle hitabetmiş: “Size dostluk ve barış getirdim”. Şimdiye kadar hangi Hıristiyan bize dostluk ve barış getirdi? Ermeni katillerini besleyen Fransız hıristiyanları mı bize dostluk ve barış öğretecekler? Ermenilerin Van gölündeki Akdamar kilisesini biz ihya edelim; onlar da bizi öldürsün! Ne kadar güzel dostluk ve barış!... Diğer bir hususu ilâve etmek istiyorum: Saint, aziz demektir. Yani biz onların azizlerine heykel dikiyoruz! Hıristiyanlığa hizmet! Bütün Avrupa'yı gezdim, hiç bir yerde bir Müslüman heykeli göremezsiniz. Fatih'e, Alparslan'a; Selahaddin-i Eyyubi'ye, Hz, Ömer'e heykel mi yaparlar? Tabii ki, yapılsın demiyoruz ve yapmalarına da karşıyız. Ama biz de onların azizlerine heykel dikmeyelim! Diğer bir konu da, Selçuk'taki Meryem Ana efsanesi ile Efes'tir. Güya Hz. Meryem, Selçuk'taki yüksek bir dağın tepesindeki kilisenin yanında medfundur? Fakat tarihen, Hz. Meryem'in oraya gömülmediği sabittir. Hıristiyanlar, Meryem Ana denen yeri, bir rüyayla tesbit etmişler. Doğrusu çok güzel!. Rüyalarına Efes girdi, aldılar. Yarın rüyalarında İstanbul, Erzurum'u görmiyeceklerini nasıl garantileriz? Hıristiyanlar, rüya görmekle kalmıyor, rüyasını gördükleri yerleri, parayla dahi olsa alıp, kendilerine mal ediyorlar. Bülbül dağındaki bu uydurma kiliseye çok güzel bir yol -milyonlar harcanarak- yapılmıştır. Hâlbuki o kiliseyi ziyarete gidenlerden alınan paralar oraya yerleşmiş olan papazlara verilmektedir. O yörenin Hıristiyan mülkü yapılışını, yani satın alınarak tapu edilişini, Samiha Ayverdi (Misyonerlik Karşısında Türkiye, İstanbul, 1969, s. XXIV, dip not 1.) tapu sicillerine dayanarak şöyle naklediyor: “Bugün, Kuşadası Tapu Tescil Memurluğu kayıtlarına göre hududları: Şarken, dere yolundan Ceneviz harabeleri ve Ceneviz mezarı ve Karakayalı ve Çalıklı tepeden; Şimalen, Ceneviz kalesinin tepesi ve Kapuluya giden yol; Garben, Arvalya'ya giden yolun hizasındaki ka- raçağlık tepesi, dere ve yol; Cenuben, Kapulu deresi ve Arvalya'ya giden yol ve kilise yıkıntısı olarak kayıtlı, eski kayda göre 1000 dönüm 29. 4.1955 senesindeki yeni kayda göre (919) dönüm tutarındaki ve 55.000 kuruş değerindeki arsa, yani bugün Meryem Ana Evi denilen yerin bulunduğu Bülbül Dağı, tapu kayıtlarının yüzlerce dönüm fazlasını işgal etmek suretiyle, asıl adı “ Panaya ka-pusundaki Kilisenin Restorasyonu ve Yaşama Derneği” iken 26. 8.1967 tarihinde “Hazreti Meryem Ana Evi Derneği” adını alan bir dernek adına Kuşadası Tapu Tescil memurluğunun 1326 Teşrinievvel (1909 Ekim tarih ve 14. Sıra,) 19. numaralı kaydıyla Fransız tabiiyetli Lazarist külliyesi mütevvellisi ve Başrahibi Mösyö Josesf B. Gabriel ismine tescil edilmiştir. Ayni tapu kaydı daha değişik şekilde aynı Tapu Memurluğunun 29. 4.1955 tarih ve Cilt: 63, Sayfa: 49, No: 30 Yevmiye No: 424 sayılı tescilerinde ve daha önceki sa-hifelerde de mevcuttur. Bunların dışında, Bülbül dağı eteklerinde ve bu yukarıda kaydettiğimiz arsanın civarında İtalyanlar ve diğer Hıristiyanlar tarafından bir hayli arazi satın alınmış ise de, tapu kayıtlarını teker teker zikretmek ve miktarlarını yazmak maalesef mümkün olamadı. İşte bu şekilde memleketin topraklarım alıp tapulaştırıyor, sonra da, “buralar bizim” diyerek, anarşi ve terör çıkarıyorlar. Yani memlekette anarşi ve terör varsa, bunun sebebi Batı'da ve Batı'dan gelen fikirlerde aranmalıdır!

Yine turizm adına, memleketin nasıl hıristiyanlaş-tırılmak istendiğine dair gazetelerden (16) şu haberi okuyoruz: “Fatih Çarşamba'da bir mahalle muhtarı, etrafını çevirerek avlu yaptığı cami arsasına “Meryem Ana” heykelîni dikti. Yaptığmız araştırmaya göre, Fatih, Beyceğiz Mahallesinde, eskiden Zincirli Mescidi diye adlandırılan, ancak bakımsızlık yüzünden yıkılıp harabe haline gelen caminin arsası, mahalle muhtarı Mustafa Sezgin tarafından, cami harabesinin son kalıntıları da temizlenerek etrafı çevrili avlu durumuna getirildi. Mübarek Ramazanın ilk gecesinde buraya bir “Meryem Ana” heykeli dikildi. Bu garip ve tüyler ürpertici olay karşısında çevredeki Müslüman halk şaşkına dönerken, Muhtar Mustafa Sezgin, gayet soğukkanlı olarak, sözkonusu yerin tarihi bir harabe olduğunu, evinin bitişiğinde olan bu vakıf yerini para harcayarak düzelttiğini daha da güzelleştimesi için bu heykeli buraya diktiğini itiraf etti. Cami yeri olan bu vakıf arsasına heykel dikmenin hiç bir sakıncası olmadığını zaten Müslüman mezar taşlarında da sarıklı kafalar bulunduğunu, bu heykelin de aynı şekilde değerlendirilmesi gerektiğini söyleyerek “Ben aynı zamanda tarihi eşyalar alıp satıyorum. Elime geçen bu tarih hazinelerini mahalleme hizmet için harcıyorum. Aslında bunun gibi bir tane daha vardı; “Eros Heykeli”. Onu geceleyin gelip kırdılar. Misyonerler Nasıl Yetiştiriliyor? Günümüze kadar, İslâm ülkelerinin çeşitli yörelerinde faaliyet gösteren misyonerlerden sadece İngiliz (protestan) olanları üzerinde durduğumuz için, bu çalışmamızda yalnız bunların yetiştirilmesi üzerinde duracağız. İngiliz misyonerlerinin hepsi, Londra'daki Protestan Misyoner Merkezi tarafından yönetiliyordu. Bu misyonerlerin nasıl yetiştirildiklerini ve nasıl faaliyet gösterdiklerini anlamak için, şimdi sözü, Sultan Abdülmecid zamanında Bahriye kaymakamlarından olan kaptan Mustafa Bey'le, misyoner Mr. John'a bırakalım (17). Mr. John şöyle söze başlar: “Azizim Mustafa Efendi, Protestan Mezhebi dünyanın en doğru ve sahih mezhebi diyemem, çünkü herkes dinini doğru addeder de imân eyler, fakat mevcud dinlerin en kayıtsızı, serbesti ve sâdesi ve en ziyâde medeniyete sevk edeni Protestan dinidir. Protestanlığın her türlü noksanlarıyla beraber dahil olduğu bir kıt'ada intizâm, mükemmeliyet ve güzel idare görülür. Bu mezhebin sa-likleri azimperver ve fedakârdırlar. Hıristiyanlığı sadeleştiren ve bir takım boş itikadları kaldıran Protestanlığın intişarı için ne tasavvur olunursa kâffesini yapmakta zerre kadar teehhür ve terâhi (tembellik) göstermezler. Geniş bir teşkilâtları yapılmıştır; hatta İngiltere'de gayet kuvvetli ve zengin ve son derece faal bir milyon cemiyeti vardır. Bu cemiyet tasavvurunuzun fevkinde işler görmektedir. Buna emin olunuz ki İngiltere millet ve Hükümeti bu cemiyete teşekkül borçludur. Zira dört yüz milyon halkı İngiltere'ye bağlayan ve onlara tanıttıran miyon cemiyetidir; bununla beraber ticaret ve servet toplanmasında İngiltere'yi hakim kılan bir kuvvettir. Misyonerler Halid b. Bermeki'nin (18) oğlu Fazl'a ait olan ve cidden kelâm-ı kibar addedilen “akıllı olan, elindekini muhafaza edip, bugünün işini yarına bırakmayandır” nasihatına göre hareket etmeye mecburdurlar. Ellerindekini güzel muhafaza etmekle beraber bugünkü işlerini yarına bırakmak gafletinde bulunmazlar. Misyonerler çocuk iken hizmete alınırlar, ifâ edecekleri vazifeye göre ilmen, ahlaken ve fikren yetiştiriliyorlar; şöyle ki: İngiliz Misyon Cemiyeti her sene bütün rüştiye mektepleri çocuklarının zekilerinden- tabii babalarının rızasiyle- ihtiyaca göre otuz kırk talebe

ayırarak himayesine alır, onları kabiliyetlerine göre üçere, beşere ayırarak dünya ülkelerinin kendilerince lüzum hissedilen mıntıkalarına sevk ederler. Meselâ ikisini Türkiye'ye, üçünü Nubî'ye (19), dördünü Hindistan'a, üçünü Tibet'e, beşini Rusya'ya v.s. yerlere serpiştirirler. Bu çocuklar o memleketlerdeki sefaret veya konsolosluklara tevdi edilirler. Bilumum İngiliz sefaret ve konsolosluklarında misyon cemiyetinin mükemmel talimatı vardır. İşte bu talimata göre çocuklar büyütülür, okutulur, öğretilir ve yetiştirilirler. 'Ben ve arkadaşım Herbert on yaşında iken Misyon cemiyeti tarafından İstanbula' gönderilmiş idik. Doğruca sefarethanemize gittik. Sefir beni sefaret kavvası, Cihangir'de sakin Ali Ağaya teslim etti ve şu tenbi-hatta bulundu: “Ali Ağa, bu çocuğun ismi İbrahim'dir ve senin oğlundur. Herkese öyle söyleyeceksin. Aylık olarak sana on lira (20) vereceğiz. Bu para ile çocuğu mahallenizin mektebinde okutacaksın. Ve tıpkı kendi soyundan olmuş çocuğun gibi yedirecek, içirecek ve giydireceksin, adetiniz nasılsa öyle terbiye eyliyeceksin. Ayda bir kerre geceleyin sefarethaneye getirip bana göstereceksin!” dedi. Kavvas Ali Ağa da kolumdan tutarak beni hanesine götürdü ve zevcesi Gülsüm Hanıma teslim ederek: “İşte sana evlât getirdim, bunu büyüteceksin” dedi. Don, gömlek ve entari yaptılar ve giydirdiler ve güzelce yapılmış iki takunya alarak ayağıma geçirdiler ve bir gün elime on paralık kâğıt helvası sıkıştararak mahalle çocukları arasına salıverdiler. Bir kaç ay kadar sıkıntı çektim; Türkçe bilmediğim için kimse bana ehemmiyet vermiyor ve dilsiz diyorlardı. Beni mezeliyorlardı(?); evde daima Türkçe görüşüldüğü gibi, devam ettiğim dille konuşan olmadığından yavaş yavaş kulak dolgunluğuy-la Türkçeyi öğrenmeye başladım. Akşam üzeri evimizin önüne toplanan çocuklarla top oynamaya başladım. Bir sene sonra çocukların elebaşısı olmuştum. Mektepte de Hoca Efendi teveccüh göstermeye başladı. Sesim iyi ve gür olduğundan Amme cüzünü güzelce okuyordum, hatta ezberledim. Derslerimde ileri gittim. Yalnız bir parça yaramazca idim. Akranıma nisbeten param fazla olduğundan kuru yemiş ve kırmızı şeker alıp cebime koyardım, tam arkadaşlarımdan birisi Kur'an okumaya başladı mı, bir meyve veya şeker ağzıma atar ve şapur şupur yerdim. Kur'an okuyan çocuk da yutkunmaktan okuyamazdı. Bunu gören Hoca Efendi de elindeki sırığı başıma indirmek isterdi; o esnada yanlarımdan birine süratle yatar ve sırık darbesini bitişiğimdeki oturan arkadaşıma peşkeş çekerdim. Hoca Efendi güzel sözlü bir zat idi Hiç hatırımdan çıkmaz bir kere şu beyti okuyarak beni sırık dayağına çekti. O kadar yer, o kadar yer, o kadar yer ki yemiş Boğulur Kur'an okurken bu bizim hayvan ibiş Hocamdan arasıra iltifat da görür idim; hatta defa atla hakkımda talebeye karşı “Ulan tembeller, içinizde şu san yılan kadar çalışanınız yoktur” gibi taltifkârâne sözler kullanırdı. El-hâsıl, bu şekilde ibtidai ve Rüşdi derslerini gördükten sonra Beyazıt Camii şerifinde Müderris Palabıyık Ali Efendi'nin ders halkasına dahil oldum. Cübbem, pabuçlarım, sarığım pek hoş ve muntazam ve temiz idi. Yolda tesadüf edenlerin hiç biri bir ker-re olsun bana yobaz demedi. Daima çelebi çocuk derlerdi. Teşbihim elimde, kitabını koltuğumda, evden medreseye ve camii şerife ve dershaneden eve gider ve gelir; geceleri derslerime çalışır idim. Küçücük ve sarı sakalımı taramak için şimşir tarağım ve pak dişlerim için küçük misvağım cebimden ve divitim belimden eksik değildi. Validem Gülsüm Hanım beni yatırıncaya kadar uyumaz ve daima zihin açıklığı için dua eder idi. Ali Ağa'nın çocuğu olmadığından ben Gülsüm Hanım'ın öz evlâdı daha doğrusu gözünün nuru idim. Sarf, Nahiv,'Avâmil, Kâfiye, Mantık, Tasavvurât, Tasdikât, Kelâm, Fıkıh, Tefsir ve ilâ ahire gibi bir çok kitapları sırasiyle okudum ve öğrendim. Arkadaşlarımdan okuyanlar pek çok idi, fakat öğrenenler bir kaç kişiden ibaret idi. Fransızca öğrenme hevesine düştüm. Bir müddet aradıktan sonra Dellâl oğlu Dikrân Efendi isminde bir Ermeni buldum. Bu zat iyi Türkçe ve Fransızca biliyordu. Bu zatın, evine gitmeye ve ders almağa başladım. Ders verişi o kadar mükemmel idi ki az bir zaman zarfında Fransızca konuşmağa da muvaffak oldum. Arapça dersinde

arkadaşların içinde birinci idim. Hocam'a öyle suâller yöneltiyordum ki bazen kendisini bile düşündürüyordum. Sonunda ismime bir de Zeki'lik ilâvesiyle çalışmalarım takdir edildi. Ve bu isim ile ödüllendirildim. Câmi'dersini ikmâl ederek icazet aldım yâni Sünnî bir müderris oldum. Yaşım da otuzu buldu Dersaadet'e (yâni İstanbul'a) gelişimden icazet alıncaya kadar her ay bir kerre geceleyin sefarethaneye gider ve sefirin iltifatına mazhar olurdum. İngilizce, Fransızca, Türkçe ve Arapça okur-yazar olduğumdan Bab-ı Alî'ye devama başladım. Hariciye Nezâreti tercüme kalemine me'mûr edildim; maaşım 500 kuruş oldu. Bir gün İngiltere Sefiri Sadrazam Reşid Paşa'yı ziyarete gelir. Söz arasında, “sefaret kavvası Ali Ağa'nın mahdumu İbrahim Zeki Efen-di'nin 5000 kuruş maaşla Bâb-ı Ali'ye cirâğ buyuruldu-ğunu tebşir ettiler memnun oldum, teşekkür ederim” der. Sadrazam Paşa da, “tercüme odasına bir kaç kâtip almışlar hangisi olduğunu bilemiyorum, çağıralım da bir kerre görelim” buyurur. Beni huzurlarına çıkardılar. Reşid Paşa iltifat etti ve o günden itibaren siyâsi ve harici şlerde beni çalıştırdı. İngiltere sefarethaneye ben gönderilir idim. Az zaman zarfında maaşım 2000 kuruş oldu ve Hariciye'de tercüme odası baş halifesi oldum. Misyon Cemiyetinden gelen bir emir üzerine Londra'ya dönüşüm lâzım geldiğinden, sakal ve bıyıklarımı traş ettirdikten ve o güne kadar giydiğim elbiselerimi çıkararak bir Avru-palı kıyafetine girip başıma bir silindir şapka geçirdikten sonra değerli arkadaşlarıma veda ederek İngiltere'ye döndüm. Yeni şeklim tabii beni tanıyanları hayrete düşürdü. Misyon Cemiyetinden Herbert'e tevdi edilen vazife Bektaşî tarikatını öğrenmek olduğundan benim gibi yetiştirildikten, yani Sünniliği, Dört Mezhebe ait bilgileri öğrendikten sonra Konya'ya gönderildi. Herbert,İngiliz-liğe taban tabana zıd olarak güzel sözlü, şen ve kurnaz idi. Rind meşrebliği sever akşamcılığa bayılır, dünyalığa ehemmiyet vermez, kimse aleyhinde ağzını açmaz, her şeyi “Eyvallah” diyerek hoş görür bir adam olduğundan tab'an Bektaşi idi. Şiire meraklı olan Herbert, Türkçe, Arapça ve Farsça bir çok kasideler mersiyeler, medhiye-ler ezberine almış idi. Sırası düştükçe onlardan birini okurdu. Mr. Herbert'in Müslümanca ismi Muhammed Ali idi. Muhammed Ali her akşam kahvahâne ve bozahâne-lere devam etti. Orada rastladığı adamlarla dost oldu. Çünkü Türkiye'deki meyhanelerden bir iki kadeh rakı yuvarladıktan sonra insan önüne gelenle dost olur. Her-bert hemen her gece dostarına ikramda bulundu ve bu yolda bir çok paralar sarf etti. Başlar bir miktar döndükten sonra Herbert bütün maharet ve dirayetini ortaya koyarak hâzırûnun “corde vibrante”larına, can alacak noktalarına temas eden sözleri sarfına başlar ve akabinde bir iki mersiye okurdu. Herbert'in her hali dostlarının sevgisini çeker ve kalplerini kazanırdı. Erenlerden biri “Adına kurban olayım Muhammed Ali, imânım, sen tab'an canlardansın ham ervahlar arasında yerin yoktur noksanın nasîb almamaklığındır haydi Pîr evine gidelim, o merasimi de yapalım, “olsun bitsin” dedi; oradakiler bu teklifi alkışladı. Herbert, yâni Muhammed Ali de “hay hay gidelim canıma minnettir ehl-i beyte, âl-i 'abâ'ya canım feda” dedi. İki üç gün zarfında usûlden olan nevaleler düzüldü ve hediyeler hazırlandı. Mangırlar istif edilerek Pîr evine gidildi. Ayinler icra olundu. Herbert yahud Muhamed Ali Tarikât-ı Bektaşiye'ye in-tisâb etti. Sonralan tarikatta Halife derecesine kadar çıktı. Herbert burada idi; hatta geminiz Fulmos'a geldiği zaman sizi ziyarete beraberce gelmiş idik. Bir hafta önce icabettiği için Londra'ya gitti. Onun ile inşallah Londra'da görüşürüz. İşte böylece misyoner yetiştirilir. Hindistan'da, Çin'de, Belucistan'da hatta o çetin Afganistan'da, Afrika, Amerika, Avustralya'da ve bu kıt'aların en ücra köşelerinde adalarda, hülasa dünyanın her noktasında bulunmuş bizim

gibi yetiştirilmiş ve oralardaki mezhepleri, örf ve adetin, akaidin âlimi ve şahidi olmuş bir çok zatın biraraya gelmesiyle husule gelmiş cemiyete Misyon cemiyeti denir. Bu cemiyetin zahiri vazifesi Protestanlığı neşr ve ta'mim etmek gizli görevleri ise İngiliz siyaset ve menfaatini tem'min için keşfiyatta ve teşvikâtta bulunmaktır. Mustafa Efendi iyi bilki ne bir insan, ne de bir hükümet hâl ve şanını tanımadığı bir arazide, ahlâk ve 'adâtı-nı bilmediği bir halk ve kabile arasında uzun müddet kalamaz. Çünkü tarihen sabittir ki, körü körüne istilâ edilen yerlerde çok durulmaz. İngiltere elindeki yerleri pek güzel bildiği gibi istilâ eyliyeceği kıt'alan evvelce tedkikle öğrenir. Ondan sonra siyasi vasıtalarla işini hazırlar; bir gün de ansızın orayı istilâ eyler ve o kıt'aya girdiği zaman bir ecnebi evine değil kendi hanesine giriyor gibi girer. Sizin bilmeniz lâzım gelir ki Hz. Muhammed (s.a.v.) de civar kabâil ve hükümetleri araştırmadan katiyyen geri kalmamıştır. Misâl olarak derim ki: keşif için gerek Hudeybiye müzâkeresinin (21) devam ettiği on gün zarfında Mekke'ye ve gerekse Bedir vakasından (22) evvel Şam'a adamlar göndermiştir. Fakat İngilizler faydalı şeyleri asla unutup ihmâl etmezler ve ayırım yapmaksızın gelip geçen büyük adamların tavsiyelerine uyarlar. İngilizler soğuk kanlıdırlar, hareketleri de yavaştır. Kendilerinden gayrisini beğenmezler; fakat her işte evvelce uzun uzadıya düşünülmüş bir program dahilinde hareket ederler amma muvaffak olurlar veya olamazlar ona bir şey diyemem. Emin ol ki yüz sene sonra yapılacak bir işin tertibatı bugünden düşünülmüş hazırlanmıştır. Bu gibi hizmetlerde Misyon Cemiyetinin pek çok gayreti mesbûk olur. (23) dedi. Mustafa Efendi macerasını anlatmaya şöyle devam ediyor: “Bu hikâyeyi dinlerken içimden İngilizlere o kadar bahriyeli küfürleri atıyorudum ki ekserisinin yakası açılmamıştı. Biz uykuda iken İngilizler bezlerini dokuyorlar, biz ise uyandığınız zaman o bezlerin pazara çıkarıldığını görüyoruz. Günün birinde bütün masraflar Mr. John'a ait olmak üzere Londra'ya gittik ve gayet mutantan bir otele nazil olduk. Mr. John'un oğlu Ernest de beraber idi. Bu zeki çocuk yanımdan ayrılmaz ikide birde, “Mustafa Efendi, babam sizi çok seviyor ne olur Protestan olsan da Allah'ın lütfuna, mükâfatına mazhar olsan, dünyada Protestanlık kadar kolay bir din yoktur” der idi. Ben de Protestanlığın ne olduğunu öğrenmeden nasıl din değiştiririm bir kerre tahkik edeyim, öğreneyim doğruluğuna aklım ererse olurum derdim. Mr. John misyoner dairesine gitti ve başkanlarıyla görüştü Otele geri dündü, akşam üzeri Misyoner Cemiyeti Reisi ve evvelce ismini zikr ettiğimiz Herbert ve diğer bir zat ziyaretimize geldiler. Üçüncü zat Misyon Cemiyetinin Farmason şubesinin müdürü imiş. Bunlar bizi ertesi gün için Misyon Cemiyetinin resmi dairesine davet ettiler. Daireyi ziyaretten sonra akşam üzeri Misyon Reisinin hanesine gideceğimizi ve akşam emeğini orada yiyeceğimizi anladım. Reisle Farmason şubesi müdürü gittiler. Herbert ve Mr. John yanımda kaldılar (24). İngiltere'ye giden müslümanlar hemen elde edilmeye çalışılıyor. Müslümanların İngiltere'de nasıl kandırılmaya çalışıldığı hakkında yeni bulduğumuz bir yazmada (25) da şunları okuyoruz: “İşbu misyonerlerden Mister Nebit ile lakve, yâni Let Hause (26) nâmında iki zat Doik Port ve Playmouth'a devama başlayıp, Protestanlığa teşvik etmek üzere, rast-geldiklerini ve gözlerine kestirdikleri subay ve erleri arkadaşlığa ve adı geçen yerde ihtiyaçları için satın alacakları eşyayı göstermek ve pazarlığını kolaylaştırmak için vasıta olmağa ve

güzel gazinolara götürüp ikram etmeye başladılar. Artık asker, kendi aralarında, bunların kendileri hakkında olan ikramlarım ve yardımlarını ve fasih Türkçe bildiklerini birbirlerine uzun uzadıya anlatmaya başladılar. Ve âdeta askere bir hâl geldi ki, çarşıya çıktıklarında ihtiyaçlarını elde etmek için bunları köşe-bu-cak behemehal aramaya koyuldular” (27). Misyonerler bu şekilde arkadaşlık temin ettikten sonra, kazanmak istediklerini seçip yemeğe davet ederler. Mustafa Bey bu konuda da şunları yazıyor: “...bizi en evvel Mr. Nebit karşıladı. Bir hayli iltifat ve musahabetten sonra, işimi bitirip yanımda olan askerleri gemiye gönderinceye kadar yanımdan ayrılmadı ve bendenize kemâl derecede izhârı memnuniyet ederek “dinner” yâni akşam yemeğine evlerinde yememi teklif ederek ve o sırada Lakve dahi yetişip kemâl-ı nezâketle kabul etmemi teklif ve rica eylediklerinden, muvafakat-la evlerine azimet eyledim” (28). Misyonerler önce esas gayelerini gizliyor, akadaşlı-ğı daha samimi bir hâle getirmek için, elde etmeye çalıştıkları kimseler ve milletlerine karşı olan İngiliz hayranlığını (!) aşılıyorlar. Sergüzeştte şunları okuyoruz: “...yemek için evlerine gittimse de, Protestanlığa dair hiç bir konuşma cereyan etmeyip, o gün yalnız yemek ve ikram ile İngilizlerin hakkımızda olan teveccühlerini ve Türkleri pek çok sevmekte olduklarından bahsedildi. Yemekten sonra bir kaç saat istirahattan sonra, geceki tiyatroya davet ederek birinci mevkiye muhsus bir adet dahi bilet de takdim edilmiş ise de, geceleri dışarıya çıkmak için subaylara müsaade olunmadığı için mezkûr bileti iade eyledim. Bu hususa son derece taac-cub ederek, “bizim, değil subaylar, askerlerimiz dahi nöbetçi olmayanlardan her kim izin taleb ederse müsaade olunur. Zira bizim memleketimizde eğlencelerin cümlesi gecelere hasrolunmuştur. Hususiyle şimdi kış mevsimidir” deyince, “artık bu hususta beni mazur tutunuz. İnşallah gündüzleri görüşürüz” cevabıyla vedalışıp çıktım” (29). Misyonerler gayelerini tahakkuk ettirmek için, Türk Sefaretine dahi tesir yapabiliyorlar. Bu konuda da şunları okuyoruz: “... buna ne dersiniz?İki gün geçmeden süvarimize sefaretten bir telgraf gelip, “asker ve subaylardan, nöbetçi olmayanlara gece niçin dışarıda gezmeye müsaade etmiyorsunuz? Bunlar, nâmus-ı askerî dairesinde cambaz oyunlarına gitsinler”. Bu telgraf nâme üzerine artık her gece arzu edenlere müsaade olunmaya başladı; ve bi zim Mr. Nebit hazretleri artık her gece kendince arzu eylediği kimseleri iskele caddesinde karşılayıp istediği mahalle götürmeye başladı” (30). Misyonerler, daha küçük yaşlarda iken, İslâm dünyasına gönderilir, ve Müslüman din ve adetleri öğretilerek, müslümanların nasıl sömürülecekleri; veya en azından nasıl Hıristiyanlaştırılacakları öğretilir. Mustafa Bey, bu konuyu da hatıratında şöyle dile getiriyor: “...İşbu Mr. Nebit ile bir akşam evine gidip musaha-bet üzere iken, bunun İslâmî ilimlere olan vukufiyeti ve lisanındaki fesahati ile konuşması merakımı mucip olarak, bu kadar kemâle seyahat ile mi, yoksa tahsil ile mi muvaffak olduklarını sual eyledim. İfâdesini de şöyle beyân eyledi: Kendisi Londra'nın Misyoner cemiyetinin Şark dilleri Profesörü Mösyö Harlet'ın mahdumu olup, kendi akâid-i diniyyeleri tedris zamanının haricinde buna tekellüme medar olacak cümleler okutup yadırdıktan sonra, bunlarda görmüş oldukları zekâ ve iktidarı cemiyetlerince takdir ederek, bunu on üç yaşında çocuk oldu ğu halde, 1834 milâdî yılında İstanbul İngiltere Sefarethanesine gönderdiler. Burada, Sefarethaneye devam eden Türk kâtiplerinin mazereti altında okumak ve Türkçe konuşmayı ilerletmek için ismini Tahsin tesmiye edip Sefarethane kavvaslarından Hüseyin Ağa'ya evlad-ı mânevi suretiyle teslim edilerek ve bir hayli talimat verilerek evine gönderdiler. Bu minval üzere Tahsin nâmındaki küçük misyoner, Hüseyin Ağa'nın Tophane'de Karabaş mahallesindeki evine, iki sene kadar gündüzleri Sefarethaneye ve geceleride Hüseyin Ağanın evine devam eder. Ve mahalle

çocuklarıyla beraber oyun ve arkadaşlık ile sair çocuklannda fark olunmaz denecek lisanını temizledikten ve okuyup yazmayı tahsil ettikten sonra Hüseyin ağa vasıtasiyle Fatih Dersiamlarından Hopa'lı Ömer efendiye çömezlik etmek ve kendisi gelip almadıktan sonra eve dahi müsaade olunmaması için tenbihât-ı ekîde ile teslim olunup, bunun yeme vs. si için dahi aylık beş lira verileceğini adı geçen Efendi'ye söylediği anda, Hocanın etekleri tutuşup, değil çömezlik, hoca çocuğa çömezlik edercesine dört sene ihtimam eder” (31). Türkçe ve arapçadan sonra da misyonerlere Farsça öğretiliyor. Bu konuda da Mustafa Bey'in Hatıralarından şu satırları okuyoruz. “...Adı geçen Tahsin Efendi, okuduğu derslerde o derecede malumat sahibi olmuştu ki, ders halkalarında-ki talebe arkadaşları bunun sualine aciz kaldıkları gibi, Hocası Ömer Efendi dahi, bunun kemâline ve tahsilatında olan maharetine hayran olurdu. Mumaileyh Tahsin Efendi, câmi derine geldikte, derin gayrı zamanında bir miktar Mesnevi görmek üzere, Sultan Selim civarında vâki Mesnevihâneye devam eylemesi için hocasından müsaade istihsâl ederek, kabulü için dahi aracılığını niyaz edip, o dahi bunu götürüp Mesnevihânedeki Zeki Efendi'ye kabul ettirip, derse devam ile, değil Mesnevi, Farisinin her bir künhünü ve bazı İran ulemâsı, mumaileyh Zeki Efendi'ye gelir, Tahsin Efendiyle muhasebeye tutuşup Arapçada olan kuvveti ve dinî meselelere olan vukufu hasebiyle bunları pabuçsuz kaçırırmış...” (32), Misyoner Tahsin o derecede yetişiyon ki, Şeyhülİslâmlık bile ona layık görülüyor. Nitekim medreseyi bitirdikten sonra İngiliz Sefaretinde çalışmak isteyince, hocası Ömer Efendi ona şöyle diyor: ...”Ulemamız meyânında sen mümtazsın. Niçin gidip gavura hizmet edeceksin, ve Daire-i Meşihatça (Şeyhülislâmlık Makamı) dahi ismin malumdur. Değil on beş lira yakında ya Kadıasker veya Fetva Emini olmaklığınız kuvvetle me'mûldur. Bu işten vazgeçmenizi sizden temenni ederem.” (33).Hocalar, İngiliz Sefaretine götürülüp, oradan Şeyhülİslâm'a te'sir ediliyor. Bu konuda da yazarımız şunları diyor: “... hocalarını ikna ve razı ederek İstanbul'da bulundukça hocalarını unutmayacağını ve sefir hazretlerine dahi tavsiye eylediğini beyân ederek, götürüp sefir hazretleriyle görüştürdükte, sefir, hoca efendiye kemâl derecede hürmet edip ell İngiliz lirası dahi atiyye verdikten sonra!” Teşekkür ederim hoca efendi, sefarethanemiz bendegânından Hüseyin Kavvas'ın mahdumu Tahsin Efendinin tahsiline büyük himmet eylediniz. Yarın inşallah Şeyhülislâm Efendi hazretleriyle görüşüp, zatınızı hem tavsiye ve hem de ne yolda taltif eyle- meleri lâzım ise ifâ buyursunlar” diyerek muazzezen Hoca Ömer Efendi ile veda eder Filvaki ertesi günü Şeyhülislâm Efendi huzuruna celb ile ve bir hayli iltifattan sonra, hem rüûs ile hem de fetva emini muavinliği ile taltif eder” (34). Yetişen misyonerler, faaliyetlerde bulunmak üzere, İslâm ülkerlerine gönderiliyor. Hocasını ziyarete giden Misyoner tahsin ona şöyle söyler: “Efendim, iktidarım Londra'ya kadar aksetmiş ve Hindistan'da olan İslam ahalisinin kesreti hasebiyle oranın vali divan efendiliğine elli lira maaşla tayin olundum; ve gelecek hafta Trabzon tarikiyle azimet edeceğim. Artık orada muhabere ederiz” diyerek veda edip ferdası hafta Hindistan'a azimet eyledi” (35). Yazarımız Mustafa Bey, misyoner Let Hause, yâni Hayri Bey hakkında da şunları yazıyor. “...Bu dahi, milâdî 1843 yılında İngiliz Sefarethanesi Türkçe kâtiplerinden Ferhad Efendiye evlad-ı manevi suretiyle teslim olunup, ismini Hayri tesmiye eylemişler. Bu defa on üç, on dört yaşlarında olduğu halde, Aksaray'daki hanesine götürüp,uzun zaman ora mahalle ço- cuklarıyla düşe kalka ve mahdumuyla mektebe devam ederek, on beş ay bu minval üzere devamdan sonra, lisanında ecnebi olduğuna dair asla eser kalmayıp, İslâm çocuklarından ayırt edilmez derecede fesahat-ı lisaniyyeye kemâliyle vukufiyet peyda ve

istihsâl-ı ma'lûmat eyledikten sonra, Cerrahpaşa Medresesinde on-onbeş talebeye ders vermekle meşgul Amasyalı Hafız Kadri Efen-di'den geceleri “İzhâr” dan bir ders almağa mübaşeret ederek bir hayli dersini ilerlettikten sonra, münferiden Ayasofya dersiamlarından Hacı Zihni Efendi'nin küşâd etmiş olduğu derse devam etmeye başlamıştır.” (36). Sadrazam Mustafa Reşit Paşa yardımcı oluyor Başka misyonerlere de olduğu gibi, İngilizlere olan yakınlğı hasebiyle Mustafa Reşit paşa misyoner Hay-ri'ye de iltifat etmiş, ve onu 1200 kuruş maaşla Sadaretin (Başbakanlığın) en kilit noktalarından biri olan tercüme kalemine tayin ettirmiştir (37). Üç sene sonra da, maaşı 4700 kuruşa çıkarılmıştır. Misyoner Hayri Bey, bu konuda o kadar mesafe ka-teder ki, daha sonra el kitabı haline gelecek olan Lügât-ı Osmanî'yi bile kaleme alıp, bastırır ve yüzbinlerce nüsha satar (38). Mustafa Reşit Paşa'nın vefatından sonra, İstanbul'da fazla kalamayan Hayri Bey (Lethause), nihayet İngiliz tebaasında olduğunu ilan ederek, Londra'ya döner. Ne gariptir ki, casus olarak Osmanlı Sadareti'nde Çalışmış olan bu İngiliz'e, Osmanlı makamlarınca herhangi bir müeyyide uygulanmamıştır. Uygulanamazdı da... Çünkü onu oraya tayin ettiren, Devletin başı olan Sadrazam Mustafa Reşit Paşa idi. Kütüphane nâmı altında İstanbul'da misyoner faaliyet merkezleri kuruluyor. Misyonerlerin bu faaliyetlerine dair de Mustafa Bey'den şunları okuyoruz: “İşbu Misyoner Cemiyeti, dünyanın her bir beldesinde birer kütüphane tesis ve küşad eyledikleri gibi, İstanbul'da dahi bir kütüphane küşadına kıyam edip, İngiliz Devletini, Devletimiz ile halisane, yâni suret-i zahirde lehinde bulunduğu zamanlar ki, tarihimizin 265 ve milâdın 1845-46 senelerinde ve Kati'nin sefirliği ve Reşit Paşa merhumun sadareti sırasında, Tahtakale civarında Balatacı Hanı bitişiğinde büyük bir kütüphane kuşat etmişler ve bir hayli zaman burada icray-ı mel'anet ve bir çok kimseleri protestanlığa aldıktan ve cemiyetlerini çoğalttıktan sonra, işbu bina bunlara küçük gelip, terk ile, Fincancı Yokuşunda gayet geniş ve derununda bir de büyük kilise te'sis ile büyük birde kütüphane küşad eylemişlerdir ki, İstanbul'da olan misyonerler ve protestan-lar bu mahalde toplanırlar. Şu kadar söyleyebilirim ki, meraklı olan bir adam bir pazar sabahı işbu binanın kapısının etrafında akşama kadar dolaşsın; baksın ki buraya nasıl adamlar devam ediyor. Ol vakit iş tamamiyle anlaşılır (39). Arkadaşlık ilerledikten sonra, dinî tekinaât başlıyor Mustafa Bey'in arkadaşı misyoner Mr. Nebit sohbetlerinin bir bölümünde, kendisine şöyle diyor: “Seni çok seviyorum ve ailem halkı seni pek ziyade seviyor. Bu hususta verecek olduğum reyimi kabul edip, Cenâb-ı Ru-hü'1-Kudüs'ün kanıyla seni temizleme işaretini aldık. Bizim dinimizde pek muhterem bir zat olacağınız...” gibi buna benzer papaz ağzı bir çok hezeyan ettikten sonra, “senin gönlünü dahi Hz. Ruhû'l-Kudüs'ün ruhani eliyle sıvadı. Ve gönlüne ilham bıraktı. Bu da ra'nâ ve malumunuzdur” deyince ziyadesiyle canım sıkıldı. Fakat red cevabı olarak “Benim gönlümde senin beyan ettiğin şeylerden hiç bir eser yok. Hiç

bir şey de hissetmedim” dediğimde, “öyleyse yarın erkence teşrif buyurunuz ki, size gösterecek hikmet pek çoktur” deyip, konuşmamıza son vererek, vedâ ettim.” Ertesi günü mecburen, Mr. Nebit'in evine gittim, (burada benim müracaatım beyhude kıyas olunmasın. Çünkü bunların hal ve niyetlerini ve bu yolda sarfetmek-te oldukları efkârlarına vakıf olmaklığıma ziyadesiyle merak eylemekte olduğumdan bunları böylelikle bi'l-iğfâl İslâm hakkında emel ve efkârlarını keşfe muvaffak oldum). Şöyle ki: Yukarıya çıktığımda ne göreyim? On kadar papaz üç kadın benim gelişimi bekliyorlar. “Good Morning” aşinalığı ile geçip bir sandalye üzerine oturdum. Arap lisanı profesörü dahi burada mevcut olduğundan, bir-iki kelâm, yalan-yanlış aşinalıktan sonra Mr. Nebit: “İşte Mustafa Efendi, zatınızı bu zatlar ziyarete geldiler. Senin için şimdi Cenâb-ı Hakk'a ve Hz. Ruhû'l-Kudüs'e münacaat edeceğiz. Zaten zatınızda görmekte olduğumuz kemâle göre bu kadar külfete hacet yok ise de beis yok. İşimiz daha kuvvetli olmuş olur”, der demez bunların cümlesi kıyam ile diz çöküp sandalyaların hasırları üzerine yüzlerini kapayıp,tamam yarım saatte ziyade murakebe eyledikten sonra kıyam edip oturdular, ve bana hitaben: “Nasıl Mustafa Efendi, Cenâb-ı Ruhû'l-Kudüs mübarek eliyle gönlünü sıvadı mı?” “Bi'1-bedahe, “hayır, hiç bir şey hissetmedim, ne olacaktı ki?” der demez, aman efendim, Lady Nebit şetaretle bunlara o kadar güldü ki, tarif edemem”. (40). Yine Mustafa Bey'in hatıratında (41), Protestan yapılmak istenen kimselerin Londra'daki Misyoner Merkezine götürüldüklerini ve orada kendilerine nasıl dav-ranıldığına dair teferruatlı bilgiler okuyoruz. Türkleri mutlaka Hıristiyanlaştırma gayreti. İşin esas ilginç taraflarından bir tanesi de Türklere özel ehemmiyet verilerek, Türklerin mutlaka Hıristi-yanlaştırılmasını sağlamak için gösterdikleri gayrettir. Mr. Nebit adındaki miyoner, yılbaşına tesadüf eden görüşmelerinde, Mustafa Bey'e şunları söylüyor: “...Mustafa Efendi, şöyle beyân ederimki, yarın sabah, yâni pazar günü bizim yılbaşıdır. Bu senenin birinci günü pazara tesadüf eylediğinden bayramımızda bu günü pek mukaddes ittihaz eyledik. Onun için Türklerin İngilizler hakkında göstermekte oldukları muhabbet ve İngilizlerin İslâmlar dan görmekte oldukları hürmet ve riayete mukabil, bütün İngiliz kavmi, büyük bir ittihad ile ve kemâl-ı hulûs ile bu sabah bütün dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa, cümlesinde Türklerin hi-dayet-i ilâhi için ve kudsiyet-i Hz. Mesih'e nailiyetle Protestan olmaları için büyük bir dua etmekliğimizi, dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa, cümlesine iki ay evvel, umumiyetle birer emirname gönderildi. Yann sabah erkence James gelip seni otelden alarak, cemiyetimiz dairesinde olan kiliseye götürecektir. Kabul buyurup teşrif ediniz ki, orada cümlemiz zatınızı bekliyeceğiz.” dedi. (Gördünüz mü herifin yediği haltı.) Burada bir hayli düşündüm. Reddetmek işime elvermedi. Bunların vaki olacak hareketlerini görmeye lüzum görerek kabul edip veda ederek otele avdet ettim. Daha şafak vakti olmadan otelci ve bizim James oda kapısından isbat-ı vucud eyleyip beni uyandırdılar. James: “-Aman Mustafa Efendi, çabuk elbisenizi giyiniz, zira vakit geçiyor.” deyince ben, “-bir kahve ve sigara içmeden hareket edemem. “ der-demez, otelci hemen fırlayıp bir anda elinde bir tepsi olduğu halde içeri girdi ve mükemmel surette süt, kahve ve peksimet getirip ortaya koydu. Cümlemiz birlikte içtik. Otelci dahi beraber olarak hareket eyledik. Kiliseye geldik; içeriye girerken Hûda hakkı için yüreğim çarpmağa başladı. Hem gönlüm içeri girmeyi asla istemedi. Fakat nâçâr olarak içeriye girdim O esnada James: “-Aman Mustafa Efendi, fesini çıkar.” deyû teklifte bulununca, pederin Mr. Nebit: “-Hayır Mustafa Efendi, sen onun lakırdısına

bakma, buyurunuz. “ deyip beni mihrabın önüne götürüp özel bir mevki gösterdi. Bir hayli kimseler, kimi İngilizce, kimi Türkçe, kimi Arapça aşinalık eylediler. Kilise gayetle büyük ve gayetle müzeyyen olup, işbu binanın asar-ı atikadan olduğu yek nazarda görünüyordu. Ortadoks veya Katolik kiliseleri gibi etraf ve eknafın-da hiç resme müteallik birşey olmayıp, yalnız mihrabtan ortaya doğru gayet müzeyyen ve musanna' bir salib (haç) ve Hz. İsa'nın maslûb (çarmıha gerilmiş) ve mücessem şekliyle müşekkel bir salib vaz'olunmuş. Bundan başka dinlerine müteallik hiç resim yoktur. İbadetleri kamilen armonika ile mevzun kasaid teğannisi ile, sonradan cümlesi murakabeye kapanıp mihrapta ayakta dini nasihatlerde bulunan papazı dinlemek etmek ve bazen dahi orta yere konmuş sahibi kutsamaktan ibarettir. İstavroz çıkarmak hiç adetleri değildir. Ba'dehu Türklerin Protestan olmaları hakkında okunacak duanın matbu' bir nüsha risaleleri tevzi olunup yine armonika başlayarak işbu duayı ses ile mevzun surette okumaya başladılar. Yalnız bazı beyitlerin nihayetlerinde gelen My God (Tanrım) ve Hristos ve Türk ke ilmelerini ve bazılarını anlayabiliyorum. İşbu dua hitam bulduktan sonra, yine murakabeye kapanıp sonradan malumum olduğu üzere, cemiyet reisi olup sakal ve bıyığı metruş gayet büyük işkembeli, tahminen yetmiş yaşlarında bir adam, mihrabda bir kelime irad edip bir veya birbuçuk dakika sükût edercesine yarım saatten ziyade iradı arasıra nutka devam etti. Bundada “Türk biraderlerimiz” yollu irad eylediği kelimeler anlaşılıyordu. İşbu dua ayinleri hitam bulduktan sonra, kiliseden dışın çıktık ki, tamam saat alafranga onbire gelmiş” (42). Mustafa Efendi Misyoner dairesine götürülüyor. “Bir hayli gittikten sonra daireyi mezkureye vasıl olduk. Yukarıya çıktık. Tabi Mr. Nebit bizi önce kendi dairesine götürdü. İçeriye girdik; evvela bizi Mr. Hauz yani Lakve karşıladı. Burası büyük bir salon. Orada mevcut bulunan talebelerin hepsi ayağa kalktı. Mr. Nebit makama oturdu, beni dahi yanıbaşında olan sandalyeye aldı. Oturduk. Meğer Lakve talebeye “Molla Cami”den ders veriyormuş. Bizim James dahi halkaya dahil olup, bizim İslâm usulü üzere diz çöküp oturdular. Tahminen bu talebeler kırkı mütecaviz idi. Bunlann tahsilleri hem Türkçe'yi hemde Arapça'yı tahsil etmek olduğundan, bunlara Lakve Türkçe takrir edip İngilizce tarif eder. Her talebenin yanıbaşında kendisine mahsus birer “dictionary” (lügat) olduğundan talebe aldıkları takriri kaydederlerdi. Mr. Nebit dahi bunlara dersin ahkâmından Arapça bir hayli ibare okuyup Türkçe tarif ve bazı yerlerde İngilizce tarifat ile yollarını beyan eyledi. Artık bendeki korkunun derecesini sorunuz. Ya kalkıpta bana bir mesele sual edilse, orada halim ne olacaktı. Bereket versin ki, meseleye dair benden birşey sormadılar. Nihayet ders hitâm buldu. Talebe müzâkere odalanna girdiler. Mr. Nebit beni kolumdan tutup kendine mahsus olan odasına götürdü. Lakve dahi birlikte olduğu halde odaya girdik. O anda Mr. Hauz dahi geldi. İşbu odanın derunu camlı dolab ile çevrili olup içerisini tekmilen İslâm akâid-i diniyyesine de rive ekserisi yazma ve cildlerinin üzeri İslâm mücellitlerince cildlenmiş, gayet mâhirâne yapılmış ve som yaldız ile tezyin olunmuş. Bunların cümlesini bana gösterip, devr-i Abbasî'den bu ana kadar Asya Kıtası ile Buhara ve Acem ve Hind ve Endülüs Kıtalarında zuhura gelen ulemay-ı uzamımız efendilerimiz hazerâtımn telif eylemiş oldukları asâr-ı mukaddeseden olup bunların her birerlerini isimleriyle beyân eylediler. Fakat bunlann isimlerini hatırda tutmak mümkün

olur mu? Hususiyle ömrüm içinde isimlerini hiç işitmediğim ve görmediğim kitablar. Lakin heriflerde bunları cümlesini okuyup manasını anlamaya iktidar var. Hem de nasıl mükemmel surette iktidar var? Mütahayyir kaldım. Burada bir suale lüzum görüldü. “-Bu kadar kütüb-ü âtikanın cem'ine nasıl muvaffak oldunuz?” cevaben: “-Yukarı çıkalım da asıl cemiyetimiz kütüphanesine gidelim Orasını görünüzde sonra da bunların cümlesinin icmâlen tarifatını size beyân edeyim.” Cümlemiz kıyam ile yukarı çıktık. Kütübhaneye girdik. İşbu kütüphanenin üzeri uzun şekilde bir kubbe olup, içi uzun ve geniş bir mahal olup, bütün duvarları camlı dolaplar ve içerileri istif ile kitap dolu. Kapısından salonun sonuna uzanlamasına geniş bir trebaza uzatılmış ve üzerine bükme ve örselenmeye gelmez terse ve ceylan derisi üzerine yazılmış bir hayli kitap eski el-yazması eserler istif olunmuş. Bunlarla beraber Hz İsa'dan sonra havariler ile bunlann halifeleri olan Hiristiyan alimlerinin Hz. Mesih'i salib üzerine ne suretle salbeylemişler ve nasıl itlaf eylemiş olduklarını gösterir büyüklü-küçüklü ve üzerleri cam fanus ile örtülü 100'ü aşkın salib vardı. Dört tarafa sıralanmış olan dolapların herbiri ise dünya yüzünde ne kadar kavim ve kabail ile edyân varsa, cümlesinin kitapları ile dolu ve ayn ayrı tertib edilmiş ve kütüphanenin mihrab cihetinde, kütüb-ü İslâmiyyeye mahsus olan dolabı açıp içinde küçüklü büyüklü 2000 kadar kitap mevcut. Bunlar arasında Hz. Osman (RA.) Efendimiz Hazretlerinin yazmış oldukları Kelam-ı Kadimlerden bir kıt'ası mevcut. Çıkarıp ziyaret eyledim. Bunlara karşı yüzüme gözüme sürüp, kemâl-i ihtiramla muayene eyledim. İşbu Mushaf m uzunluğu iki karış ve genişliği bir karıştan ziyadece olup kağıtları soluk, kına renginde ve yazısı keşîdeli sülüs ve harekeden asla eser yok ise de pek açık okunuyor. Şirazesi ibrişim ile kuvvetli bendedilmiş ve cildi geyik derisi üzerine ipek Buhara kumaşı yaptırılmış, sâde, güzel. Ba'dehu, Hz. Ali Kerremallahu vecheh (R.A.) Efendimiz Hazretlerinin kûfî hat ile yazmış oldukları Kelam-ı kadimlerden olduğunu bi'1-beyân çıkarıp elime verdi. Onu dahi kemâl-i ihtiramla ziyaret eyledim. Yazısını asla okuyamadım. Fakat kendisi alıp pek güzel okudu. İşbu Mushaf-ı Şerif, gayet eskimiş olup Taha sûresinin beş satırından aşağı birbuçuk cüz kadarı noksan imiş. İşbu Kur'an'm muhafazasına gayet itinâ gösterildiğinden, Mushaf-ı Şerifin ölçüsüne göre yapılmış gayet imtizaçlı çekmece içerisinde muhafaza olunmaktadır. Ba'dehu diğer bir kitab daha çıkarıp; iş bu kitabın hacmi oldukça büyük arabiyyü'l ibare, bütün Ashâb-ı Kiram Efendilerimizin esmâ-ı şeriflerini cami' olup her birilerinin evsaf ve dereceleri açıklanmış. Bunu bırakıp diğer bir kitap daha çıkardı. İşbu kitap oldukça büyük, bu dahi Arapça yazılı olup Sahib-ü Saadet (SAV) Efendimiz Hazretlerinin, Hz. Ebu Bekr (RA) ile Mekke-i Mükerre me'den Medine-i Münevvere'ye hicretlerini ve Medine'de geçen vekayii ve Mekke-i Mükerreme'nin Fethini ve Hz. Ebu Bekr (RA) Efendimizin hilâfetinin nihayetine kadar olan vekayii mübeyyin olup, Hz. Talha (RA) Efendimiz tarafından tertib ve tenzim olunmuş olduğunu açıklayan, cildinin üzerine yapıştırılmış olan yaftada Arapça olarak yazılmış olduğu görülmüştür. Kendilerinin rivayetleri dahi bu yolda olup sıhhatine itimâd ediyorlar. İşbu dolabın içinde, yalnız Kelam-ı Kadîm (Kur an) olarak otuzdan ziyade Mushaf-ı Şerif, diğerleri tefsir-i şerif ve kütüb-ü diniyyeye dairdir. Bunların içerisinde tirşe ve ceylan derisi üzerine yazılmış hiç bir eser göremedim. Sordum,”-Yok.” cevabını verdi. Burada imtidat edin iki saatlik müddetle bu kadar müşahadatım vuku bulup, havadahi karamağa başlamış olduğundan gitmeye karar verip dışarıya çıktık” (43). Misyoner Mason İlişkileri Misyonerlerin bir kısmı Farmason idiler (44). Hatta yukarıda geçtiği gibi, Londra'daki

Protestan Misyoner cemiyetinin Farmason şubesi bile vardı. Yukarıda sözü edilen Kaptan Mustafa Bey, bu şubenin o zaman ki müdürü Mr. Vovilsteed ile de görüşmüş ve bu konuda şunları yazmıştır: “Mr. Vovilsteed ise, Tûr-ı Sina yarım adasıyla Arabistan'ı ve Nobi cihetlerini dolaşmış ve Uman ile Hadra-mavt'da hayli işler görmüş idi. Arapça ve Nobice'yi güzel konuşur. Vovilsteed o kadar ketum bir adam ki, size ismim bile söylemez. Gözlerinin gayet parlak ve hareketli olması, zekâsına bir alamettir. O havalinin siyasi, coğrafî ve bibliyografyası hakkında yazdığı eserler, İngiltere'de Fevkalade mazhar ve rağbet olmuştur. Vovisteed aynı zamanda güzel bir ressamdır” (45). Yukarıda sözünü ettiğimiz el yazma kitapta da bir başka misyoner olan James'in, arkadaşı misyoner Mr. Wayt'ın mason olduğunu söylediğini tesbit ediyoruz. Söz konusu yazmada, Hıristiyanlaştırılmak istenen Mustafa Efendi adındaki Osmanlı subayı şunları yazmaktadır: “Sabah olur olmaz bizim gayur James geldi. Odaya girip sobayı yaktı. Sonra da beni uyandırdı. Kalktım; oturduk. Mr. Wayt üzerine bir hayli sohbet ettik. Free-Mition (Farmason) Cemiyetini teşkil ve kanunlarını tesbit eden bu zat olduğunu ve parlamentoda meclisin aza-i daimisinden bulunduğunu tefhim ve beyan eyledi.” (46). Mason-Misyoner Wayt, İstanbul'daki faaliyetlerini anlatıyor. Adıgeçen Mustafa Efendi, Bu konuda da şunları yazmaktadır: “Burada öğlene kadar oturduk; sohbet ettik. Çünkü hava pek sert ve gayet soğuk olduğundan daireye öğleden sonra gitmeye karar verdik. Vakit geldi; kalktık daireye gittik. Mr. Wayt bizi iki kere aratmış. Odasına girdik; çay geldi içtik. Musahabeti sergüzeşte intikal ettirip, bidayetten başlayıp şöylece beyan eyledi ki:” -1817 tarihinde onaltı yaşımda idim ki, Türkiye Müslümanla-rmı adat ve ahlâk-ı milliyeleriyle, ulûm-u diniyyelerini tahsil için zekâvette birinciliği haiz olmak üzere onbeş kadar efendiye cemiyetimizce lüzum görünerek devam etmekte olduğum Oxford Üniversitesinden seçilerek onüç kadar talebe misyoner dairesine geldik. Bir sene kadar burada papazlık ilmi ile ibare okuyacak kadar Türk çe ve Arapça tahsilden sonra iki profesörün nezareti altında beş talebe bir profesör ile İskenderiye'ye, sekiz talebe dahi diğer profesör ile Deralîye'ye (İstanbul'a) buradan azimet eyledik. 01 vakit yeniçeri alemi. Sefarethaneden bir yere ayrılmak mümkün mü. Sefirimiz (Sir Willi- am Adolf) bizim için sefarethanenin haricinde bir daire tertip edip ve Türk çocukları gibi bize elbise giydirip ve sûret-i mahsusada bizim için bir Arabi, bir farisî, ve bir yazı hocası tedarik ederek hiç İngiliz lisanını konuşmamak ve Türk lisanını tamamiyle konuşmak için sefarethaneye müdavim Türk kâtibleri ve kavaslar ile düşüp kalkmağa başladık. Yazın dahi kavaslarla birlikte seyir mahallerine, oyun mahallerine devam ederek Türk çocuklarıyla ihtilat edip gezerdik. Arabi'den Nahve'e, Farisiden Gülistan'a kadar ders gördük. Hele Kur'an-ı belki yirmi kere hatmeyledim Artık biz başladık hocalarımızla birlikte Fatih, Süleyma-niye, Ayasofya, Beyazıt Camiilerinde okunan derslere devam etmeye ve ekseri camilerde abdest alıp cemaatle namaz kılmaya ve ras geldikçe vaazların takririni d

Add a comment

Related presentations

Related pages

SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ | İsmail Hakkı ALTUNTAŞ

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma [İngiliz misyonerleri ile ilgili, değerli okuyucularına sunduğum bu kitap, aslında kitap olarak hazırlanmadı. Bu ...
Read more

Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri - İhsan Süreyya Sırma ...

Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri-BEYAN YAYINLARI- İhsan Süreyya Sırma Londra Misyoner teşkilatı başkanı şöyle konuştu: Biz İn
Read more

YeniAy Kıraathane: Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri

Sultanlar Serisinin 2. cildi Sultanları Tarihi kitabının çıkış tarihi, yayınevinden kaynaklı sorun yüzünden belirsiz bir tarihe ...
Read more

Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri - İhsan Süreyya Sırma ...

Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri - İhsan Süreyya Sırma - Beyan Yayınları - Kitap
Read more

Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri | Dünya Bizim

İhsan Süreyya Sırma’nın ''Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri'' kitabı, misyonerler, misyonerlik, özelde İngiliz misyonerlik faaliyetlerini ...
Read more

Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, İhsan Süreyya Sırma ...

Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Yayınları. Ürün/hizmet ve tedarikçi ile ilgili ayrıntılı bilgi. Fiyatlar ve ...
Read more

Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri Nasıl Çalışırlar ...

Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri Nasıl Çalışırlar? İhsan Süreyya Sırma’nın ''Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri'' kitabı, misyonerler ...
Read more

Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, İhsan Süreyya Sırma ...

Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, İhsan Süreyya Sırma-Diğer İslami Kitaplar-Beyan Yayınları
Read more

Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, İhsan Süreyya Sırma ...

Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, İhsan Süreyya Sırma-Diğer-Beyan Yayınları
Read more